Dienstag, 25. Dezember 2012

NAMAZIN SIRRI NEDİR?




İslam Alimleri diyor ki:
“İnsan namazda kıyâma durunca [ ﺍ ] “elif”... olur.
Rükûya eğilince [ ﺪ ] “dal” olur.
Secdeye varınca [ ﻣ ] “mîm” olur.
Bu şekilde namazı tamamlayınca“
elif- dal ve mim” den oluşan âdem (ﺍﺪﻣ) olur.
Yani adam olur.”


Namaz, Hak ile kul arasında münacat olduğu için zikir olur. Ve Hakk’ı zikreden kişi, hiç kuşkusuz Hak’la birlikte olur; ve Hak da O’nunla birlikte olur. Çünkü sahih bir kudsi hadiste Hak Teala şöyle buyurur: “Ben, beni zikreden kimseyle birlikteyim.” Ve bir kimse, görüyor olarak, zikrettiği kimseyle birlikte olursa, onu müşahede eder. Müşahede ve görüm [rüyet] budur; ama görüyor olmayan kimse müşahede edemez. İşte namazda bu görümün var olup olmadığına bakarak, kul kendi manevi mertebesini bilebilir: Eğer O’nu müşahede etmezse, iman yoluyla O’nu görüyormuşçasına ibadet etsin ve münacatı sırasında O’nu, yöneldiği doğrultuda [kıble] tahayyül etsin ve Hakk’ın kendisine vereceği cevaba kulak versin.

Kendi iç alemine ve kendisiyle birlikte namaz kılan meleklere imamlık ettiğinde ki sahih bir hadiste belirtildiğine göre, namaz kılan kişinin arkasında melekler namaza durduklarından, namaz kılan herkes imamdır bu kişi için resul rütbesi hasıl olur ve bu rütbe Allah’ın vekili olmaktır [niyabet]. “Semi Allahu limen hamideh” (Allah hamdedeni işitir) dediğinde, kendi nefsine ve arkasındaki meleklere, Allah’ın işitmiş olduğunu haber verir ve kendisiyle birlikte orada bulunanlar, “Rabbena ve lekel hamd” (Ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur) karşılığını verirler. Çünkü hiç kuşkusuz Allahu Teala, kulunun diliyle, “Semi Allahu limen hamideh” buyurmuştur. 

Öyleyse namazın rütbesinin yüceliğine ve namaz kılanı nereye götürdüğüne bir bak! Ne var ki, namazında müşahede mertebesine erişememiş olan kişi, namazın gayesine ulaşamamıştır. Çünkü Kendisiyle münacatta bulunduğu Hakk’ı görmediği için onda göz aydınlığı ortaya çıkmamıştır. Eğer namazda Hakk’ın kendisine verdiği karşılığı işitmeyecek olursa, bu kişi (Hakk’a) kulak verenlerden değil demektir. Ve işitmediği ve görmediği için Rabbinin huzurunda olmayan kişi, asla namaz kılıcı değildir. Bu kimse, müşahede eden ve kulak verenler sınıfından
değildir. 

Ve namaz gibi devam edildiği sürece kişiyi kendisinden başka şeylerle meşgul olmaktan alıkoyan bir ibadet yoktur. Ve namazdaki Allah’ın zikri, namazın içerisinde yer alan söz ve hareketlerden daha büyüktür. İnsan-ı Kâmil’in namazdaki halini Fütühat-ı Mekkiye’de betimlemiştik. Allahu Teala Kur’an’da, “Namaz insanı taşkınlık ve kötülükten alıkoyar” [Ankebut Suresi, 29/45] buyurmuştur. Çünkü Allah, namaz kılan kimseye namazdan başka herhangi bir şeyle meşgul olmayı yasakladı. “Ve Allah’ın zikrinden daha büyük bir şey yoktur” [Ankebut Suresi, 29/45] — yani, namaz sırasında, kulun dileyişine karşılık verdiğinde, Hak Teala’nın bu kulunu zikretmesi ve ona senâ etmesi, kulun Hakk’ı zikretmesinden daha büyüktür, çünkü büyüklük [kibriya] Hakk’a aittir. Böylece Hak Teala şöyle der: “Ve Allah sizin işlediğiniz şeyi bilir” [Ankebut Suresi, 49/45] ve “o kimse, müşahede ediyor olarak kulak verdi” [Kaf Suresi, 50/37]. Ve kulun, Hakk’ın seslenişine kulak vermesi, namaz sırasında Allah’ın kulunu zikretmiş olmasındandır.

Varlık, ancak akılla kavrayabileceğimiz hareketten ortaya çıktığında, bu hareket, alemi yokluktan varlığa taşıdı ve namaz bütün hareketleri kendinde topladı. Ve alemde üç (tür) hareket vardır. İlk hareket, dikey harekettir ve bu, namazdaki kıyam halidir. Diğeri yatay harekettir ve bu da namazdaki rüku halidir. Ve üçüncü de aşağı doğru harekettir ve bu da namazdaki secde halidir. İmdi, insanın hareketi dikeydir; hayvanların hareketi yataydır; ve bitkilerin hareketi aşağı doğrudur. Minerallerin ise
kendiliklerinden bir hareketi yoktur. Taşın hareket etmesi, bir başkasının kendisini hareket ettirmesiyle olur.


Resulallah’ın (sav), “Namaz benim gözümün aydınlığı kılındı” sözüne gelince; kendisi bunun böyle olmasını kendini nisbet etmedi, çünkü Hakk’ın namaz kılana tecellisi, namazı kılandan değil, Hak’tan gelir. Gerçekte, eğer Hak bu sıfatı (yani, tecelli ve şuhudun kendi tarafından vuku bulmasını) Resul’e Kendisi zikretmiş olmasaydı; Kendisinden ona tecelli olmaksızın namaz kılmasını buyururdu. Ama eğer tecelli Hak tarafından bağış [imtinan] yoluyla olduysa, o halde Resul’ün müşahedesi de aynı şekilde Hak tarafından bağış yoluyla olmuştur. 

Bundandır ki, “Namaz gözümün aydınlığı kılındı” demiştir. Ve bu (gözün aydınlığı), Sevgili’nin müşahede edilmesidir ve “göz aydınlığı” [kurre] “karar bulma” [istikrar] sözcüğünden türer: Böylelikle sevenin gözü, geri kalan hiçbir şeye gözü kaymaksızın (Sevgili’nin görümüne) takılıp kalır. Bu nedenledir ki, Hak Teala namazda sağa sola bakmayı kuluna yasaklamıştır [nehy]. Çünkü namaz sırasında sağa sola bakmak, kulun kıldığı namazdan Şeytan’ın çaldığı bir şeydir; bununla, kulu Sevgilisini müşahede etmekten alıkoyar. Eğer Hak, sağına soluna bakınan bir kimsenin (gerçekten) Sevgilisi olsaydı, bu kimse (sağına soluna bakınmak yerine) namazında bakışını kıbleden ayırmazdı. Ne var ki insan bu özel ibadette Hakk’ı müşahede edip etmediğini nefsinin haline bakarak bilir. Çünkü insan kendi nefsini bilir. Ve bir kimse nefsinde olanlara dış görünüşten dolayı mazeretler getirse bile, nefsini mazur gösterdiğini ve onun hakkında doğruyu söylemediğini bilir. Çünkü hiçbir şeyin kendi nefsini bilmezliği sözkonusu değildir. Çünkü bir kimse, kendi halini deneyimler.

Ve “namaz” olarak adlandırılanın bir diğer bölümlenişi daha vardır. Hak Teala, bir yandan Kendisine namaz kılmamızı buyurdu ve bir yandan da bizim üzerimize namaz kılıcı [musalli] olduğunu haber verdi böylece namaz bizden ve O’ndandır. İmdi, O namaz kılıcı olduğunda, ancak Ahir İsmi ile namaz kılıcı olur. Böyle olunca Hak, kulun varlığından sonra gelir. Ve O, kulun kıblesinde kendi düşünsel kurgulamasıyla veya taklit yoluyla tahayyül ettiği Hak’tır. Ve bu itikat edilen ilah, herbir kişide varolan istidadın farklı olmasından dolayı çeşitlenir. Nitekim Allah’ın bilinmesi ve arifler hakkında sorulan soruya Cüneyd-i Bağdadi –Allah’ın rahmeti
onun üzerine olsun– şöyle demiştir: “Suyun rengi, kabının rengidir.” Ve bu, durumu bütün açıklığıyla ortaya koyan bir cevaptır. İşte bu Hak, bizim üzerimize namaz kılıcı olan Hak’tır.

Namaz kılıcı [musalli] biz olduğumuzda ise, (önce Hakk’ı tahayyül edip, ondan sonra namaz kıldığımızdan) bizim için Ahir İsmi ortaya çıkar ve bu İsimde gerçekleniriz.  Bundandır ki, O’nun indinde, halimizce oluruz ve O da bize, ancak bizim O’na ilişkin olarak getirdiğimiz suret üzre bakar. (Ve namaz kılanın, Ahir isminde gerçeklenmesinden dolayıdır ki, ona “musalli” adı verilmiştir.) Çünkü (Arapça’daki) “musalli” kelimesi, “yarışta öndekinden bir sonra gelen” demektir.

Ve Hakk’ın, “Her şey salâtını ve tesbihini bilir” [Nur Suresi, 24/41] sözü, her şey Rabbine ibadette sonradan gelme rütbesini ve istidadı ölçüsünce O’nu tenzih ettiği tesbihini bilir, demektir. İmdi, Halim ve Gafur olan Rabbine hamdetmeyen hiçbir şey yoktur. İşte bundandır ki biz, alemin, kendini oluşturan parçalarıyla tek tek ayrıntılanımlı olarak Hakk’ı nasıl tesbih ettiğini anlayamayız. Ve, “Kendi hamdıyla O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” [İsra Suresi, 17/44] ayetinde bir mertebe vardır ki, burada geçen “kendi hamdıyla” sözündeki belirsiz zamir, tesbih eden kula işaret eder. Yani o şey, Allah’ı kendine mahsus hamd ile tesbih eder, demek olur. Böyle olunca “kendi hamdıyla” sözündeki zamir, şeyin kendisine ait olur ve bu söz “kulun üzerine olduğu senâ ile” anlamını kazanır. Nitekim, itikat edenin ancak itikat ettiği İlah’a senâ ettiğini belirtmiştik. Ve o, nefsini, itikat ettiği İlah’a raptetmiştir. Ve işlediği ameller, kulun kendisine döner. Öyleyse, ancak kendi nefsine senâ etmiş olur. Çünkü hiç kuşkusuz sanatı öven kimse, sanatçıyı övmüş olur. Çünkü sanat eserinin güzel olması veya güzel olmaması, gerisingeri sanatçıya döner. Ve, itikat edilen ilah, onu kendi tahayyülünde oluşturan kimsenin oluşturduğu bir şeydir. İmdi, itikat ettiği şey üzerine senâsı, (sonuçta) kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı, kendi itikadından başka olanları yerer. Ve eğer insaf etseydi, böyle olmazdı. Bu özgül mabud’a sahip olan kişi, kendinden başkalarının itikadına itirazından dolayı, Allah hakkında itikat ettiği şeyde hiç kuşkusuz cahildir. Çünkü, eğer Cüneyd-i Bağdadi’nin, “Suyun rengi, kabının rengidir” sözünü anlasaydı, her itikat sahibinin itikatını teslim eder, ve Allahu Teala’yı her itikatta ve her surette bilirdi. Ne var ki mabud’u kendine özgü kılan, zan üzredir, ilim sahibi değildir.
Bundan dolayıdır ki, Allahu Teala, “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurdu. Bu söz, Allah’ın kuluna ancak kulunun itikat ettiği surette zahir olduğu anlamına gelir — kul ister mutlak kılsın ister kayıtlasın, bu böyledir.

İmdi, itikat edilen ilah, sınırlılığa sahiptir. Ve bu sınırlılığa sahip olan ilah, kulun kalbine sığan ilahtır. Çünkü, mutlak ilah, hiçbir şeye sığmaz. Çünkü o, şeylerin ta kendisidir ve nefsinin ta kendisidir. Gerçekte, bir şeyin kendi nefsine sığdığı ya da sığmadığı söylenemez. İyi anla! Ve Allah doğruyu söyler, doğru yola iletir.

(FÜSUS-UL HİKEM - Muhyiddin Arabi)


Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen